|
Soljenitsin'in ardından
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Yaşlılar ona hayrandı. Orta yaşlılar genelde saygılı ama mesafeliydi, görüşlerinin artık modasının geçtiğini düşünüyordu.
Gençlerin çoğu ise hiç tanımıyordu, hatta ismini bile duymayanlar vardı. Cenaze töreni, yaşarken tarihe geçmiş bir insana yakışan görkemde değildi. Oysa, 20 yıllık sürgünden Rusya’ya dönüşü muhteşem olmuştu Aleksandr Soljenitsin’in...
Özlediği ülkesini, insanlarını daha yakından tanımak için Rusya’nın en doğusundan trene binmiş, yedi hafta sonra Moskova’da
inmişti. Yıl 1994’dü. Sovyetler yıkılmış, Yeltsin ve yakın çevresi yıktıklarının yerine yenisini nasıl koyacaklarını bilemiyor, devletin yağmalanmasına engel olamıyor, ahlaki çürümeyi durdurmaya kimsenin gücü yetmiyordu. Soljenitsin gördüklerinden sarsıldı, düşlediği ülke bu değildi. ABD'yi şok eden 'özgürlük savaşçısı' Sovyet toplama kamplarındaki dehşeti anlattığı “Gulag Takımadaları” yayınlanınca Sovyet iktidarı onu apar topar ülkeden kovmuştu.
Batı ise “Özgürlük Savaşçısı”
1974 yılında Harvard Üniversitesi’nde Amerika’daki aşırı özgürlükçü ortamı eleştirmesi boşuna değildi. Amerikalılar konuşmadan şoke olmuştu. Aslında bunda bir gariplik yoktu. O; gelenekçi, Ortodoks Kilisesi’ne sıkı sıkıya bağlı, Batı’ya kuşkuyla yaklaşan, Rusya’nın kendi yolunda ilerlemesini isteyen, Slav üstünlüğüne inanan, monarşizme hatta kimilerine göre faşizme eğilimli bir edebiyatçı, tarihçi, toplum bilimci ve felsefeciydi. Gorbaçov’la yıldızı hiç barışmamıştı, çünkü ”hesapsız” politikalarıyla Sovyetleri o yıkmıştı. Yeltsin’den de fazla hoşlanmazdı,
çünkü Rusya’yı kaosa götüren Sovyetlerdeki baskıcı sistemle uyuşmadığı için “vatan haini” ilan edilmişti ama 20 yıl sonra döndüğü ülkesine de de uyum sağlayamıyordu. Manevi değerler piyasa ekonomisinin altında kalmıştı. Rusça yabancı dillerin boyunduruğuna girmişti. Ona göre Kazakistan, Rusya’ya ait olması gereken topraklara kurulmuştu. NATO Rusya’yı kuşatmaya çalışıyordu. Yeltsin’i devirecek bir harekete kalkışacağını düşünenler bile vardı. Hatta, Rusya’ya gelişini zamanında Humeyni’nin İran’a dönüşüne benzetenler de oldu ama o düşkırıklığı içinde köşesine çekildi. Artık ne kitapları, ne de görüşleri ilgi çekiyordu. Yine de yazmaya devam etti. Yazmak onun için bir misyon gibiydi. Geçmişte, yazdıklarının içeriği üslubunun önüne geçmişti. Bu nedenle aslında iyi bir edebiyatçı olmadığını iddia edenler de vardı. Yeltsin’den almadığı devlet ödülünü Putin’in elinden alması kuşkusuz tesadüf değildi: O Rusya’yı yeniden yaratmıştı. Putin’in KGB’de, yani Soljenitsin’in hayatından 20 yıl çalan örgütte eskiden başkanlık yapmış olması ise kaderin garip bir cilvesiydi. |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||