|
Mezarlar arasında filizlenen yaşam | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
90’lı yılların başında Yugoslavya savaşına tanık olan, nişancıların öldürdüğü siviller ya da Srebreniça katliamı hakkında hemen her gün haber yazan biri olarak, savaşın bitiminden 10 yıl sonra da olsa, Saraynosna’ya giderken içimi hüzün kapladı...
Daha uçağın penceresinden Saraybosna’ya tepeden bakarken, tüm olanlardan dolayı, herhangi bir insan olarak, utandım, Bosnalılar’ın yüzüne nasıl bakacağımı düşündüm. Tepeden bu yemyeşil şehri seyrederken, bir de Saraybosna için neden bu kadar savaşıldığını anladım. Upuzun bir nehrin iki tarafındaki binbir tepeye kurulmuş ince uzun, inişli çıkışlı bir şehir... Yere inip de, Saraybosna’nın merkezindeki herhangi bir caddede dolaştığında, savaş sırasındaki nişancı sorununun ciddiyetini de anlıyor insan... Tüm caddelerden tepeler görünüyor. Hiç kuşkusuz, tepeler de sizi kaçırmıyor... 92 ila 95 yılları arasındaki kuşatmada, 1500’ü çocuk, yaklaşık 10 bin kişinin öldürüldüğü Saraybosna’ya, bir mezarlıklar şehri de denebilir. Önüme çıkan ilk yokuşu tırmanırken ilk mezarlık da tesadüfen karşıma çıktı. Mezar taşlarındaki ölüm tarihleri hep 92, 93, 94... Tepeye çıkınca, bunun kentteki tek mezarlık olmadığını gördüm, biraz ileride bir tane daha, biraz daha ileride başka bir tane daha vardı. Bambaşka bir yoldan, aşağılara inerken, bu sefer, evler arasında, tepeden görülmeyen başka küçük mezarlıklara rastladım. Mezar taşlarını okumak için mezarlıklara girmem gerekmedi, öyle mahalle aralarından geçerken, park bahçe geçer gibi, geçiliyor, mezarlıkların önünden... Hepsi çok bakımlı, hepsi çok beyaz, hepsi çiçek içinde... Hepsinin içinde, ‘çiçeklerini’ ziyarete gitmiş orta yaşlı kişiler... Bunlar, şanslıları... Bosna’da savaş sırasında 13.500 kişi de kaybolmuştu. Mutlaka kimi Bosnalılar da, ya hala ‘bir umut’ yol gözlüyor ya da yakınlarının ölmüş olabileceği yerleri kazdırıyor; hiç sektirmeden çıkan ceset parçalarına DNA testi yaptırıyor. Kalıntıların, yakınına ait olmadığını öğrenince, sevinsin mi üzülsün mü bilemiyor, kuşkusuz.... Şehrin yoksul mahallerinde nefretle tarandığı belli olan delik deşik binalar hala dururken, merkezde, savaştan pek eser kalmamış; her yer, yüzlerce kişinin bir anda öldürüldüğü o ünlü Pazar Yeri pırıl pırıl yenilenmiş. Caddeler arasında yürürken, orta çağ Avusturya Macar imparatorluğundan, orta çağ Osmanlı dönemine geçiveriyorsunuz. Dünyada çok az meydanda, Saraybosna’da olduğu gibi, bir ortadoks kilisesi, bir katolik kilisesi, bir cami ve bir sinagog birarada bulunuyor olsa gerek... Tepelerde ezanlar çan seslerine karışıyor. Çarşının modern kesiminde, Benetton’dan Versace’ye çeşitli markaları görmek mümkün... İnsanlar, çok sakin görünüyor. Korna sesi de pek yok doğrusu... Bu sabır, eski Sovyet ülkelerinde ya da batı Avrupa ülkelerinde görülen türden bir sabır... Doğu’dan farklı... 'İnatçı'nın lokantası Hayatımda içtiğim en güzel tavuk çorbası, inatçı bir adamın evinden bozma lokantadaydı... 19. yüzyılda, evi eski Belediye Sarayı’nın yerinde olan Benderija adlı inatçı adam, evinin Belediye Sarayı için yıkılmasına şiddetle karşı çıkmış ve sonunda evinin, nehrin karşı kıyısına parça parça taşınması şartıyla kabul etmiş, ordan ayrılmayı... Ev parça parça taşınmış...
Şimdilerde ‘İnat Kuca’ adlı bir restorana dönüşmüş bu evde, Saraybosna’nın en güzel yemeklerini, böreklerini bulmak mümkün... Nereye gitsem, bir Türk olarak, şu veya bu yemeğin bizden çalındığını düşünürüm, ama ilk kez Saraybosna’da, böreği onlardan çalmış olabileceğimizi düşündüm... Çünkü gerçekten çok güzel, daha güzel yapıyorlar. Saraybosna’da en çok dikkatimi çeken şey, insanların savaşı kullanmamasıydı. Savaştan çıkar sağlamaya çalışmamasıydı... O kadar turistik yer olmasına rağmen, taksi şoförleri ya da dükkan sahipleri, kimse ama kimse sizi kandırmaya kalkmıyor. Örneğin bir şişe su, belki Saraybosna’nın arka mahallelerinde yaklaşık 1 Euro’ya gelirken, en turistik, en lüks yerlerde daha da ucuz... Halbuki, kendi ezberime göre, savaş, herkesin içindeki en iyiyi de en kötüyü de çıkarıyordu... En azından savaş zamanı bir yıl yaşadığım Azerbaycan’da bunu görmüştüm. Acaba bu Bosnalılar’ın içinde hiç kötülük yok muydu? Ne acı ki, savaşmak zorunda kaldılar... Orada geçirdiğim süre boyunca, savaş öncesi yan yana yaşayan bu insanların, bibirini öldürmek zorunda kalmalarını düşünüp, anlamaya çalışırken, Bosnalılar’ın da yüzlerinde, savaşın etkilerini bulmaya çalıştım. Hem iş, hem ziyaret için gittiğim kentte, biraraya geldiğim Bosnalılar ise, normal hayatlarına herkes gibi devam ediyordu. İlk toplantı, eski bir hükümet sözcüsüyleydi. Adam gecikti. Saraybosna’nın sabah trafiği hep böyleymiş... İkinci toplantı bir avukatlaydı... Çok profesyonel bir sunum yaptı, ayrılırken yakaladım ve savaşın insanlar üzerindeki etkisini öğrenmek için yanıp tutuştuğumdan, savaştan söz açtım. ‘Çok kötü bir durumdayız’ dedi, ‘Politikacılar durmadan kullanıyor olanları, körüklüyorlar milliyetçiliği... Savaş her an yeniden çıkabilir...’ O noktada, Saraybosna ve Srebreniça için üzülmeyi derhal bıraktım. Bu insanlar, yeni bir sayfa açmaya, hayata tutunmaya çalışıyorlar. En iyisi, yaraları deşmemek, üzüntüleri körüklememek, Bosna için ağlamaya son vermek... | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||