|
Kimyasal atık çöplüğünde bir hayat | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Güneşli bir cumartesi sabahıydı. Güne, sert ve çok şekerli bir kahveyle başladım.
Aslında bana kalsa birkaç fincan daha içebilirdim ama Arnavut arkadaşım İlir, "Hadi, ancak gideriz" dedi. Porto Romano'ya gidiyorduk birlikte. Burası Adriyatik denizi kıyısında, şahane manzarası olan bir kıyı köyü. Ama aynı zamanda, yeryüzünün en zehirli noktalarından biri. Arnavutluk'un en büyük limanı olan Dıraç'a yalnızca bir kaç kilometre mesafedeki Porto Romano'da şimdi kapanmış olan bir eski fabrika var. Bu yıllarda deri renklendirme işi yapan bir fabrika. Fabrikanın terkedilmiş binasını çevreleyen bataklık alanda şu anda toprağa karışmış tam yirmibin ton kimyasal atık yatıyor. Bu alanı kaplayan kimyasal atıkların en tehlikelisi de, sinir sistemini etkilediği için birçok ülkede yasaklanmış olan bir böcek ilacı. Birleşmiş Milletler uzmanları üç yıl önce burada incelemeler yaptılar ve köyle çevresindeki kuyuların sularında, Avrupa içme suyu standartlarında kabul edilen düzeyin 4000 misli zehirli klorobenzin maddesi bulunduğunu saptamışlardı. Bana eşlik eden Arnavut arkadaşım İlir Keşa, Dıraç liman kentinin yerel çevre kuruluşunun başkanı. Ellerini kollarını sallayarak, sürekli şakalar patlatan neşeli ve iriyarı bir adam İlir. Ama Porto Romano'daki eski deri fabrikasına yaklaştığımızda kaşları çatılıyor. Garip bir renk almış toprak zeminde, sarı su birikintilerinin üzerinden atlayarak yürümeye başladığımızda, "Sakın bir şeye dokunmayın, çantalarınızı da yere koymayın" diyor. Kimyasal atıkları yerde açılan su geçirmez çukurlara doldurmayı planlıyorlarmış. Ama sorun bitmiyor çünkü zehirli maddeler çevredeki topraklara ve sulara da sızmış durumda. Porto Romano'nun bu kadar büyük bir sorun olmasının çok basit bir nedeni var. Bu zehirlerin ortasında ve çevresinde oluşmuş gecekondularda tahminen üç ila altıbin insan yaşıyor şu anda. Komünist yönetim döneminde bu bölge yerleşime kapalıymış. Fakat daha sonra Arnavutluk'un kuzeyinden daha iyi bir yaşam düzeyi ve iş olanakları rüyasıyla kıyı şeridine göçen insanlar buralara yerleşivermiş.
Hatta inanması çok güç ama altı aile, bizzat terkedilmiş fabrikanın bahçesinde yaşıyor. Zehirin içinde. Kimyasal atıkların bulaştığı taş, tuğla ve diğer eski malzemeyi kullanarak inşa etmişler derme çatma gecekondularını. Yirmibin ton zehirli atığın üzerinde, tavuklarını, koyunlarını besleyip, sebzelerini de yetiştiriyorlar. Vera Krasilçiki ailesiyle birlikte eskiden fabrikaya ait olan bir barakada yaşıyor on yıldır. 10 yaşındaki kızının cildinde kırmızı alerji lekeleri, oğlunun yüzünde uçuklar var. Kimyasal atıkların daha etkili olduğu iç organlarının durumunu ise bilemiyoruz. Vera, ailenin öyküsünü anlatırken, yüzünde bezgin bir ifade var. Binlerce arnavut gibi, hayatları boyunca biriktirdikleri doksanlı yıllarda herşeyi yıllar önce piramit diye adlandırılan saadet zincirlerine kaptırmışlar. Vera, "Dıraç'daki evimizi bile kaybettik. Sokakta kaldık. Burada arazi parasız diye gelip yerleştik" diye tamamlıyor öyküyü. Aslında Vera ve ailesine şans bir yerde gülmüş. Hükümet, zehirle yüklü fabrika arazisine gecekondu kuran altı aileye yeni evler vaadetmiş ama tarihi belli değil. Porto Romano ve çevresini zehirli atıklardan temizleme işi başlamak üzere şu sıralarda. Kaynakların bir kısmı Dünya Bankası tarafından sağlanıyor. Arnavutluk Çevre Bakanı Etem Ruka'yla da görüştüm. Bana Porto Romano'nun öncelik listesinin en başında olduğunu söyledi. Fakat, Porto Romano'nun temizliği yapılırken, hem kimyasal atıkların daha geniş bir çevreye yayılmamasına dikkat etmek hem de bu işte çalışan insanları atıkların etkisinden korumak gerekecek. |
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||