Kadir Konuksever
Diyarbakır
Okul sıralarına, aslında özel servisleriyle gelmiş ama bize gökten inmiş izlenimi veren parlak ve hoş kokan tenleriyle oturduklarında, zorla bulup buluşturduğumuz güvenimiz aynı anda kalkıp giderdi.

'Barış Grubu' üyeleri Çarşamba günü Diyarbakır'da binlerce kişi tarafından karşılanmıştı
İmrenmekten öte duygularla bakardık asker-memur çocuklarına. Her birimiz, estetikten yoksun katip çantalarımızı ağır bir vebal gibi taşırken, sırt çantası kullanırlardı onlar.
Bizim kullandıklarımızdan başka defterlerine, bizim kullandıklarımızdan başka kalemlerle yazarlarken biz hokka ve divit nesli ancak çenemizden damlayan salyalarımızı saklamaya uğraşırdık. Aynı sınıfın içerisinde farklı boyutlarda yaşar gibiydik.
Bizim bildiğimiz gibi bileklerinizi kesip kan kardeşi olamazdınız. Arkadaş olamaz, hele aşık hiç olamazdınız. Arkadaşlıklarınız da, aşklarınız da nizamiyeden öteye geçemezdi çünkü.
12 Eylül'ün etkilerinin henüz sürdüğü günlerdeki Diyarbakır Lisesi'nde, hissiyat aşağı-yukarı böyleydi. Daha o zaman, doğduğumuz topraklarla, yaşadığımız coğrafyayla mahkûm edildiğimizi hissederdik.
Her birimizin beyaz maskeleri vardı okula gelirken taktığımız. Onlar gibi konuşabilmek, onlar gibi olabilmek için özenti ve öykünmenin dik alası. Ama ne mümkün; daha dakikasında ele verirdik kendimizi. Ardından aymazlığa vururduk. Ayrılığımızın sınırını İstanbul Türkçesi çizerdi…
Ne onlar gibi olabildik, ne de kendimiz kalabildik. Ve ne onlar bizim gibi olabildiler, ne de kendileri kalabildiler. Artık dağlarda, kırsal alanlarda uç veren çatışmalar nizamiyeleri de aradaki görünmez duvarları da yükseltmeye başlamıştı. Tıpkı ülkenin doğusuyla batısının arasındaki derin uçurum gibi.
Bu yabancılık belki de küçük burjuva trajedisi misali çok kanatmadan hissedilirken köylerde kasabalarda daha ağır yaşanıyordu.
Doksanlı yıllarda çalıştığım gazete bürosundan içeri giren seyyar satıcı Muharrem salt arabasında limon, domates ve biber yan yana duruyor diye polislerden yediği dayağı anlatıyordu. Trajedisini haber yapmamızı istiyordu. Yapmadık elbette bir valinin bölücü renkler oluşturuyor diye trafik lambalarını değiştirdiği bir ülkede Muharrem’in yediği dayağın ne hükmü olabilirdi ki?
Sonra Tahir Amca ile tanıştık. Seksenine merdiven dayamasına karşın Diyarbakır E Tipi Cezaevi'nde çile dolduruyordu. Ne için yattığını, niye getirildiğini bilmeden soranlara "PTT’ye yardım yataklıktan" diyerek.
Muharrem'in ve Tahir Amca'nın küçük (!) trajedilerini büyükleri takip etti. Köprülerin altlarında, şehirlerarası yolların kenarında kimliği ve faili belirsiz cesetler bulundu. Sonra, sokaklara, mahallelere yaşama alanlarına sıçradı ölümler.
El ele tutuşmuş okula giden mavi önlüklü dört küçük kız tam önlerinde kurşunlanarak öldürülen gencecik bir bedenin şahidi oldular. Ancak yaşadıklarının ağırlığından hiç biri konuşup katil hakkında bir eşkal veremedi.
Sonra köyler boşalmaya başladı. Komşularımız sürekli değişirken onlarla olan bağlarımız da zayıflamaya başladı. Akşamları pişen aştan dağıtılmadı artık yeni gelenlere.
Korku geleneklere, misafirperverliğe galebe çaldı. Kendi yurdunda aidiyetsiz ve yurtsuz bir nesil korkuyla, açlıkla imtihan oldu.
Her gün gazetelere, beyaz cama yansıyan görüntüler ülkenin doğusunda yükselen trajediyi anlatmaya yetemedi hiçbir zaman. İnsanlar, ölüyor, insanlar kayboluyor ve bulunamıyordu.
Bölgenin yakın geçmişine yapacağınız bir araştırmada bilgisayar, internet ya da arşivlerden çok kazma-küreğin gerektiği ülkenin güneydoğusundaki bu büyük trajediyi yaşayanların çok doğal olarak en büyük hayalleri, barış.
Kuzey Irak’ta Kandil ve Mahmur kamplarından Türkiye'ye giriş yapan Barış Grubu üyelerini Diyarbakır'da izleyen, adına Muharrem veya Tahir Amca diyebileceğimiz pek çok insan gelinen aşamayı gözyaşları içinde takip etti.
Medyada bu süreci "Ayrılığı derinleştirecek" şeklindeki tespitleri sıklıkla zikredenlerin belki de orada ağlayanlara bunun sebebini sormak için bulunmaları gerekirdi. Bunun ne anlama geldiğini, belki de nasıl olağanüstü bir durum olduğunu anlayabilmeleri için.
Zira daha düne kadar PKK'nın içerisinde yer alan sekiz kişi insanların öldürüldüğü, sürüldüğü ve kaybedildiği pek çok menzilden geçerek Diyarbakır'a gelmişlerdi. Haliyle bu olağanüstülüğün yarattığı halet-i ruhiye belki de ilk kez insanlarda hep taşıdıkları umuda can vermiş, filizlendirmişti.
İzleyenlerden biri hiç teklifsiz bulunduğumuz tarafa dönerek, "Elini taşın altına koymak bu işte. Kimse cesaret edemezdi süreci buralara kadar getirmeyi. Allah DTP ve AKP'den razı olsun" deyiverdi.
Bir başkası ise yüz bine yakın kişinin toplandığı alanın tam ortasına kurulmuş sahnede halkı selamlamak için çıkanların arasındaki küçücük kızı işaret etti, "Biliyor musunuz?" dedi; "Adı Bewar, Türkiye'den kaçarak Mahmur Mülteci Kampı'na sığınan ailelerden birinin çocuğu. Orada doğduğu için Yurtsuz koymuşlar adını."
© MMIX
BBC dış bağlantılardaki sitelerin içeriğinden sorumlu tutulamaz